.............................................................................

İnegöl’de görev yapan başsavcılardan biri samimi bir arkadaşımdı.

Bir gün bana FETÖ operasyonları sırasında adliyede yaşadığı bir olayı anlattı:

“Adliyenin koridorlarında dolaşırken etrafıma baktım.

Sağ tarafımda anam, bacım gibi başörtülü kadınlar...

Sol tarafımda babam, ağabeyim, amcam gibi sakallı insanlar…

Ellerinde Kur’an cüzleri, boyunlarında cevşenleri…

Benim, ailemin, ceddimin ve Peygamberimin yaptığı gibi Kur’an okuyor, namaz vakti geldiğinde ceketlerini ya da pardösülerini yere sererek namaza duruyorlardı.

O manzarayı görünce dayanamadım.
Hızlıca odama gittim, kapımı kilitledim ve hüngür hüngür ağladım.

Allah’ım, neler oluyor?
Biz neler yaşıyoruz?
Daha dün camide beraberdik.
Bu nasıl bir imtihan dedim.”

Bana bunu anlattı.
Bugün de benzer bir hayal kırıklığı yaşıyoruz.

Çok güzel soyuluyoruz.
Hem de sıradan değil.
İslami usullere uygun, itinalı, özenli ve son derece profesyonel bir şekilde soyuluyoruz!

Üstelik soyanlar da öyle yabancılar değil.
Namazlı, niyazlı; elinde Kur’an, dilinde dua, başında başörtüsü olan insanlar…

(Elbette inancını samimiyetle yaşayan, dürüst ve doğru insanları tenzih ediyorum.)

Benim itirazım kutsal değerleri istismar ederek insanların güvenini kazanan ve sonra onların hakkına girenleredir.

İslam'a saldırmak için fırsat kollayanlar, ellerine bulunmaz bir malzeme geçti.

Onlara gün doğdu!

İnancımı ve savunduğum değerleri temsil ettiğine inandığım, Allah’tan korktuğunu söyleyen insanların ülkenin yönetiminde önemli makamlara gelmesini büyük bir sevinç ve gururla karşıladık.

Peki, şimdi ne oldu?
Budan sonra ne olacak?
Biz nerede yanlış yaptık?

Bir insanın siyasi kimliği, mensubiyeti, yakınlığı veya makamı, işlediği haksızlığın üzerini asla örtmemelidir.

İnsanları soyanın başındaki örtü de elindeki tespih de dilindeki dinî ifadeler de çaldığı hakkı helal hâle getirmez.

Beni üzen yalnızca yaşananlar değil, yaşananların inancıma malzeme edilmesidir.

Kusura bakmayın!
Dine en büyük zararı bazen din düşmanları değil, dini temsil ettiğini söyleyip onun ahlakını çiğneyenler veriyor.

Benim dinim; insanları kandırmanın değil, insanlara güven vermenin adıdır.

Peki, biz ne yapıyoruz?
Haksızlık ve adaletsizliği yapan bizim partimizden, bizim vakfımızdan, bizim cemaatimizden veya bizim siyasi görüşümüzdendir diye susuyoruz.

İmam da, savcı da, memur da; vakıf da, cemaat de, parti de…

Her kim bu haksızlık ve adaletsizlik karşısında susarsa bu suça ortak olur.

Makamınıza, servetinize, siyasi gücünüze ve arkanızdaki kalabalıklara güvenmeyin.

Allah hiçbir haksızlığı görmezden gelmez.

Zulmedenlere mühlet verir ama yaptıklarından habersiz değildir.

Hesap günü geldiğinde ne makamınız ne yakınlarınız ne de mensubiyetleriniz sizi kurtaracaktır.

Bizim artık daha fazla mazerete değil, daha fazla adalete ihtiyacımız var.

“Sarayların Değil, Vicdanın Adaleti”
başlıklı yazımda; Nuşirevan’nın adalet uğruna kendi evladını astığını yazmıştım.

(İlgili yazımı okumak isteyenler için bağlantıyı paylaşıyorum:
https://www.gencgazete.net/saraylarin-degil-vicdanin-adaleti)

Artık hemen şimdi daha adil bir düzene ihtiyacımız var.

Makamına, parasına, siyasi kimliğine, başındaki örtüye, elindeki tespihine bakılmadan herkesin hesap verdiği bir düzen!

Kimsenin inancından partisinden cemaatinden vakfından derneğinden dolayı ayrıcalık görmediği, korunmadığı bir düzen!

“Ey iman edenler! İman edin!”
Rabbimizin bu hitabını yeniden düşünelim.


Selam ve dua ile…